ein Bild
 

12 EYLÜL 1980 

12 EYLÜL, ALPARSLAN TÜRKEŞ VE DAVA ARKADAŞLARININ CEZAEVİ YILLARI

12 Eylül öncesinde terör bütün ülke sathına yayılmıştı. İstanbul, Ankara, İzmir ve Adanagibi büyük şehirlerde, eğitim kurumları ve üniversitelerde gençlik üzerine oynanan oyunlar,zamanla  fabrikalara, iş yerlerine ve mahallelere taşınmış, böylece halkı tedirgin etmek ve sosyalhayatı kargaşaya düşürmek amaçlanmıştır. Nitekim kurtarılmış okullar, iş yerleri ve mahalleler ortaya çıkmış, devlet otoritesi ve halkın huzur ve sükûnu bozulmuştur. Büyük şehirlerde ideolojik çatışmalarşeklinde cereyan eden olaylar Anadolu'da mezhep ve etnik çatışmalara doğru yönlendirilmeye çalışılmış ve bir ölçüde de bunda başarı sağlanmıştır. Özellikle, İskenderun, Adana, Maraş, Sıvas, Çorum ve Ordu çizgisinde gelişen terör olayları bu açıdan dikkate değer olaylardır. Sol ve bölücü örgütler bu hatta Alevî-Sünnî, Kürt-Türk çatışması gibi göstermeye çalıştıkları eylemleriyle, Türkiye'yi ortadan ikiye bölen bir plânı yürürlüğe koymuşlardır. 1977 Maraş Olaylarında ölü ele geçen sünnetsiz teröristlerin Ermeni olmaları bu olaylarda dış tahrikçilerin rolünü ortaya koyacaktır. Aynı senaryo, Çorum ve Sivas'ta da tekrarlanmış ve ülkücülerin Alevîlere saldırısı gibi olay provake edilmeye çalışılmıştır. Ne yazık ki, 12 Eylül idaresi de bu provokasyonu mahkemelerde "kanıt"lamaya çalışmıştır. 

Türkiye'de terörün nihaî hedefinin bir iç savaş çıkararak, Türkiye Cumhuriyeti'ni ortadankaldırmak olduğu artık hepimizin malumudur. Özellikle 1 Mayıs 1977'deki hadise ve KahramanmaraşOlayları ile yeni bir hız ve kimlik kazanan terör ve anarşi, önce komünizmi gerçekleştirme yönündekarşısında en büyük engel olarak gördüğü ülkücü kişi ve kuruluşları, ardından da tüm demokratik yapıyı ve halkımızı hedef alacaktır. 5.000'den fazla insanımızın canına mal olan bu terör ve anarşinin ardında hiç şüphesiz iç ve dış mihrakların önemli bir rolü bulunmaktadır. Aynı silâhlarla hem sağ hem sol görüşlü kişilerin öldürülmesi, faili meçhul kalan olaylar ve ölümler ve 11 Eylül'de oluk gibi akan kanın 12 Eylül günü bıçakla kesilmiş gibi durması bu büyük oyunun emareleridir. MHP davasında da görüleceği gibi pek çok olayın, milliyetçilere mal edilmeye çalışılması, amacına tam olarak ulaşamayan "sistemin intikamı" olarak nitelendirilebilir. 12 Eylül darbesini daha iyi anlayabilmek için iç ve dış siyasî gelişmeleri de iyi bilmekgereklidir. Çünkü Türkiye'yi 12 Eylül'e götüren anarşi ve terör olayları dış gelişmelerle paralele bir seyir takip etmiş ve iç siyasî gelişmelerdeki istikrarsızlıkların körüklediği  anarşi ortamında, demokrasi dışıeğilimlerin amaçlarına erişmelerine hizmet etmiştir. Anarşi ve terör ülkücü-milliyetçi düşüncenin gelişmesi önünde en büyük engeldir. Çünkü milliyetçilik, bütün bir milleti kucaklayan birleştirici bir unsurdur ve bu fikir ancak daha demokratik bir düzende gelişip serpilebilir.

Erol Güngör'ün de belirttiği gibi Milliyetçilik halka dayanan bir hareket olduğu için millîiradeye azamî serbestlik tanımak, yani demokratik olmak zorundadır  O hâlde 12 Eylül'e yani bizi kaosa sürükleyen özellikle sol ve bölücü teröre karşı çıkmak, 12 Eylül idaresini "meşru" kabuletmemizi veya desteklememizi gerektirmez. Alparslan Türkeş'in  beyanları da bu fikir doğrultusundaolmuştur.12 Eylül öncesindeki dış siyasî gelişmelerin Türkiye'yi yakından ilgilendirdiği aşikârdır.Sovyetler Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri, II. Dünya Savaşı'ndan sonra ortaya çıkan soğuk savaşDöneminde kendi ideolojilerini hâkim kılmak için sürekli çekişmişler ve 1970 başlarında dengeleriSağlamak maksadıyla "detant" (yumuşama) ilân etmişlerdi. Silâhsızlanma görüşmeleri (SALT-I,II) veYumuşamanın ardında yeni bir "paylaşım" mutabakatı söz konusudur. Nitekim 70'lerin ortasındaki Orta Doğu gelişmeleri, İran ve Afganistan olayları böyle bir döneme rastlar. Amerika'nın bölgedekigücünü, Sovyetler aleyhine artıran Mısır-İsrail arasındaki Camp David Antlaşmasının ardından(1979), İran'da şah rejimi devrilir ve Humeyni liderliğinde şeriat devleti kurulur ( Şubat 1979). Bu gelişme şüphesiz Amerika'nın çıkarlarına ters düşmektedir. Çünkü o zamana kadar İran, Amerika'nın bölgedeki en yakın müttefikidir. Aralık 1979'da Sovyetlerin Afganistan'ı işgali ve burada kukla bir hükûmet kurması da Batı için olumsuz bir gelişmedir.

12 Eylül öncesinde terör bütün ülke sathına yayılmıştı. İstanbul, Ankara, İzmir ve Adana gibi büyük şehirlerde, eğitim kurumları ve üniversitelerde gençlik üzerine oynanan oyunlar, zamanla  fabrikalara, iş yerlerine ve mahallelere taşınmış, böylece halkı tedirgin etmek ve sosyal  hayatı kargaşaya düşürmek amaçlanmıştır. Nitekim kurtarılmış okullar, iş yerleri ve mahalleler ortaya çıkmış, devlet otoritesi ve halkın huzur ve sükûnu bozulmuştur.

Büyük şehirlerde ideolojik çatışmalar şeklinde cereyan eden olaylar Anadolu'da mezhep ve etnik çatışmalara doğru yönlendirilmeye çalışılmış ve bir ölçüde de bunda başarı sağlanmıştır. Özellikle, İskenderun, Adana, Maraş, Sıvas, Çorum ve Ordu çizgisinde gelişen terör olayları bu açıdan dikkate değer olaylardır. Sol ve bölücü örgütler bu hatta Alevî-Sünnî, Kürt-Türk çatışması gibi göstermeye çalıştıkları eylemleriyle, Türkiye'yi ortadan ikiye bölen bir plânı yürürlüğe koymuşlardır. 1977 Maraş Olaylarında ölü ele geçen sünnetsiz teröristlerin Ermeni olmaları bu olaylarda dış tahrikçilerin rolünü ortaya koyacaktır. Aynı senaryo, Çorum ve Sivas'ta da tekrarlanmış ve ülkücülerin Alevîlere saldırısı gibi olay provake edilmeye çalışılmıştır. Ne yazık ki, 12 Eylül idaresi de bu provokasyonu mahkemelerde "kanıt"lamaya çalışmıştır.

 

Türkiye'de terörün nihaî hedefinin bir iç savaş çıkararak, Türkiye Cumhuriyeti'ni ortadan  kaldırmak olduğu artık hepimizin malumudur. Özellikle 1 Mayıs 1977'deki hadise ve Kahramanmaraş  Olayları ile yeni bir hız ve kimlik kazanan terör ve anarşi, önce komünizmi gerçekleştirme yönünde  karşısında en büyük engel olarak gördüğü ülkücü kişi ve kuruluşları, ardından da tüm demokratik yapıyı ve halkımızı hedef alacaktır. 5.000'den fazla insanımızın canına mal olan bu terör ve anarşinin ardında hiç şüphesiz iç ve dış mihrakların önemli bir rolü bulunmaktadır.

Aynı silâhlarla hem sağ hem sol görüşlü kişilerin öldürülmesi, faili meçhul kalan olaylar ve ölümler ve 11 Eylül'de

oluk gibi akan kanın 12 Eylül günü bıçakla kesilmiş gibi durması bu büyük oyunun emareleridir. MHP davasında da görüleceği gibi pek çok olayın, milliyetçilere mal edilmeye çalışılması, amacına tam olarak ulaşamayan "sistemin intikamı" olarak nitelendirilebilir. 12 Eylül darbesini daha iyi anlayabilmek için iç ve dış siyasî gelişmeleri de iyi bilmek  gereklidir. Çünkü Türkiye'yi 12 Eylül'e götüren anarşi ve terör olayları dış gelişmelerle paralele bir seyir takip etmiş ve iç siyasî gelişmelerdeki istikrarsızlıkların körüklediği  anarşi ortamında, demokrasi dışı eğilimlerin amaçlarına erişmelerine hizmet etmiştir. Anarşi ve terör ülkücü-milliyetçi düşüncenin  gelişmesi önünde en büyük engeldir. Çünkü milliyetçilik, bütün bir milleti kucaklayan birleştirici bir unsurdur ve bu fikir ancak daha demokratik bir düzende gelişip serpilebilir. Erol Güngör'ün de belirttiği gibi Milliyetçilik halka dayanan bir hareket olduğu için millî  iradeye azamî serbestlik tanımak, yani demokratik olmak zorundadır  O hâlde 12 Eylül'e yani bizi kaosa sürükleyen özellikle sol ve bölücü teröre karşı çıkmak, 12 Eylül idaresini "meşru" kabul  etmemizi veya desteklememizi gerektDış siyasî gelişmelerin yanı sıra iç siyasetteki gelişmeler de 12 Eylül Harekâtı'nın gerçekleşmesi yolunda önemli bir yer tutar. 12 Mart hükûmetlerinin ardından 1973 yılında yapılan ilk seçimlerde, İnönü'ye karşı giriştiği liderlik yarışını kazanan Ecevit, büyük bir başarı elde ederek 185 milletvekili ile CHP'yi birinci parti konumuna getirmişti. Muhtıra sonunda kapatılan Millî Nizam Partisi'nin yerine kurulan Millî Selâmet Partisi ile oluşturulan Ecevit-Erbakan koalisyon hükûmeti bir yandan Kıbrıs'a çıkarma yapma başarısını gösterirken diğer yandan "genel af" ilân ederek, 1971 öncesinin bütün militanlarını sokağa salmışlardır. Türkiye'de anarşinin yeniden başlamasında şüphesiz bu genel affın büyük katkısı olacaktır. Anarşinin canlanmasındaki diğer bir unsur ise "siyasî iktidarsızlık" olmuştur. 12 Mart'tan, 12 

Eylül'e uzanan 9 yılda tam 10 hükûmet kurulmuş ve yıkılmıştır. Bu hükûmetler şunlardır: 
1-I.Erim Hükûmeti (Nisan 1971-Aralık 1971) 
2-II.Erim Hükûmeti (Aralık 1971-Nisan 1972) 
3-Ferit Melen Hükûmeti (Nisan 1972-Nisan 1973) 
4-Naim Talu Hükûmeti (Nisan 1973-Şubat 1974) 
4-I.Ecevit Hükûmeti (Şubat 1974-Ekim 1974) 
5-Sadi Irmak Hükûmeti (Kasım 1974-Mart 1975) 
6-I.Milliyetçi Cephe (MC.) Hükûmeti (Mart 1975-Mayıs 1977) 
7-II.Ecevit Hükûmeti (Haziran 1977-Temmuz 1977) 
8-II.MC Hükûmeti (Ağustos 1977-Aralık 1977) 
9-III.Ecevit Hükûmeti (Ocak 1978-Ekim 1979) 
10-Demirel Hükûmeti (Kasım 1979- Eylül 1980) irmez. Alparslan Türkeş'in  beyanları da bu fikir doğrultusunda  olmuştur. 

1975 yılında MHP, AP, CGP ve MSP'nin  oluşturduğu bir milliyetçi partiler koalisyonu kurulmuş ve bu koalisyon hükûmeti bu dönemin en uzun hükûmeti olma özelliğini kazanmıştır. Ancak terör grupları, bazı medya ve siyasîler, özellikle Türkeş'in iktidara ortak olmasını kendileri açısından mahzurlu bulduklarından faaliyete geçmekte gecikmemişlerdir. Sol örgütler, anarşi ve terörü tırmandırırken, bazı medya organları ve siyasîler ölçüsüz bir muhalefet sergilemişlerdir. Bu ortamda gidilen 1977 seçimlerinde CHP, 213 milletvekiliyle büyük bir oy patlaması göstermiş, MHP ise 3 olan milletvekili sayısını 16'ya çıkarırken oy oranını %67 oranında artırarak, seçimin asıl başarılı partisi olmuştur. Ecevit, Milliyetçi Cephe iktidarını yıpratmak için aşırı sola büyük tavizler vermenin sıkıntısını sonraları daha çok hissedecektir. İktidara geldiğinde "Ben size kapıları açacağım, kapıları kırmanıza gerek yok " diyen Ecevit, 11'ler Olayı diye bilinen, "Güneş Motel" pazarlıklarıyla, milletvekili transferlerini gündeme getirmiş, bu örneklerle ne denli bir "iktidar hırsı"na sahip olduğunu göstermiştir. İktidar hırsının, memlekete verdiği zararın ne ölçülere vardığını bazı siyasiler idrak edememişlerdir. Partisinin ambleminde yer alan "anahtar"ı, siyasî hesapları için sıkı sıkı elinde tutan Erbakan, parlâmentonun kilitlenmesinde  önemli bir rol oynamıştır. "kerhen" verdiği desteklerle, "kadayıfın altının kızarmasını" bekleyen politikalarıyla Erbakan, Ecevit ve Demirel hükûmetlerinde ölçüsüz istek ve taleplerde bulunurken, kadayıfın değil, ülkenin yanmasına vesile olacaktır.

 Demirel ise, Ecevit ile olan siyasî çekişmelere o kadar dalmıştır ki,  yangının farkına dahi varamamıştır. Sokaklar savaş yerine dönerken o "Yollar yürümekle aşınmaz" diyerek kayıtsızlığını göstermiştir. Patlak veren petrol krizi ve buna bağlı olarak bozulan ekonomi, aşırı zamlarla telâfi edilmeye çalışılmış, bu da  gelir adaletsizliğini ve yoksulluğu beraberinde getirmiştir. Temel ihtiyaç maddelerinin yokluğu, uzun kuyruklar ve kara borsa özellikle Ecevit hükûmetlerinde artık "kanıksanır" hâle gelmiştir. Çünkü geçim derdindeki halk aynı zamanda, can derdine düşmüştür. Özellikle 1977'den itibaren anarşi ve terör büyük bir hız kazanarak ülkeyi yaşanmaz bir hâle getirmiştir.

 Devlet otoritesinin zaafa uğraması ve siyasî istikrarsızlık milleti uçurumun kenarına kadar sürükleyecektir. Bölücü ve yıkıcı unsurlar millet ve devletin varlığını tehdit etmeye başlamış, kurtarılmış mahalleler hatta şehirler ortaya çıkmıştır. Sabah evinden çıkan bir gencin akşam evine gelebilmesi onun en büyük mutluluğu olmuştur.

Ülkenin huzur ve sükûnunu yeniden sağlamak için demokrasi içerisinde kalmak kaydıyla, sıkıyönetimin ilan edilmesi ve siyasî uzlaşmanın parlâmento içerisinde sağlanması, artık kaçınılmazdı. Alparslan Türkeş, bu vahim durum karşısında sıkıyönetim ilân edilmesini sürekli olarak öne sürerken, muhalifler onu askerî rejim taraftarı olmakla itham etmekteydi. Fakat müessif Kahraman Maraş Olayları ile bölücü ve yıkıcı unsurların, ülkede bir kardeş kavgası çıkarma niyetleri açığa çıkarınca, Ecevit sıkıyönetimi ilan etmek zorunda kaldı. Ancak sıkıyönetim akan kanı durdurmakta istenilen başarıyı gösteremedi. 

 Sıkıyönetime rağmen olaylar tırmanıyor veya tırmandırılıyordu. Belki de birileri parlâmento ve siyasîlerin irade zaafiyetlerini, bu olaylarla halka teşhir ettirerek,  halkın siyaset ve siyasetçiden ümidini kesmesini bekliyordu. Ülkedeki olaylar birileri tarafından seyrediliyor ve âdeta zaman kollanıyordu. İnsanlarımız bir yandan komünist terör,diğer yandan ekonomik terörle yaşama savaşı verirken;bir grup "hain adam" ise, kendi iktidarlarının önünün

açılması ve batılı ağabeylerinden muhtemel bir harekette "okey" alabilmek için, akan kanın çoğalmasını bekliyordu. Elbette anarşi ve terör böyle bir vasatta, milleti sistemden soğutabilmede etkili olurdu. Parlâmento ve partilere olan güvensizlik, siyaset ve siyasetçiye "kötü" gözle bakılmasına, dolayısıyla demokrasi kurumlarına "soğuk" ve "kayıtsız" kalmayı beraberinde getirecektir. 
İşte bu tehlikenin farkına varan Alparslan Türkeş, kilitlenen cumhurbaşkanlığı seçimlerinde uzlaşmacı bir tavır sergileyerek, parlâmentonun bir an evvel cumhurbaşkanını seçmesi için CHP'ye dahi teklifler götürmüş, partilerin uzlaşması için çağrıda bulunmuştur.  Cahit Karakaş'ın meclis başkanı seçilmesinde de parti kaygısını bırakıp, devlet menfaatlerini gözeten yine Alparslan Türkeş ve partisi MHP olmuştu. 

Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, Erzurum'daki bir askerî tatbikatta siyasîlere olan güvensizliği ve terörün boyutlarını vurgulayarak, üstü kapalı bir uyarıda bulunmuş ve darbe koşullarının oluştuğunu bu konuşmasıyla ima etmiştir. 

 Ancak MSP'nin Konya mitinginden sonra kuvvet komutanları ülke yönetimine el koymaya artık tamamen karar vermişler ve nihayet 12 Eylül 1980'de askerî hareket sonucunda Silâhlı Kuvvetler ülke idaresini üslenmiştir.
11 Eylül'ü 12 Eylül'e bağlayan gece 03.00'te Ankara ve bütün Türkiye tank sesleriyle uyanmış, Genelkurmay Başkanı Kenan Evren beraberindeki dört kuvvet komutanı ile TRT'den halka hitap ederek ordunun yönetime el koyduğunu açıklamıştır.  Org. Kenan Evren, ordunun iç hizmet kanununda yer alan "Cumhuriyeti koruma ve kollama" görevine dayanarak, yönetime niçin el koyduklarını anlatan konuşmasında, ülkenin bir kardeş kavgasına sürüklendiğinden ve siyasîlerin bu durum karşısında üzerlerine düşeni yapmadıklarından bahseder. Kenan Evren'e göre, silâh arkadaşlarının yönetimi ele alma gibi bir amaçları yoktur ve sadece şartların zorlamasından dolayı 12 Eylül Harekâtı'na gidilmiştir. 

Hâlbuki, kendi hatıralarında da belirttiği gibi 11 Eylül gecesi, özellikle MHP Genel Merkezi'ne plânlı bir operasyon düzenlenmiş, emri alır almaz bütün askerî birlikler harekete geçirilerek, önemli noktalar tutulmuştur. Dolayısıyla, 12 Eylül Harekâtı çok önceden plânlanmış ve uygulamaya konulmuştur. 
Nitekim Türkiye'ye henüz büyük elçi atanmadan ABD Büyükelçisi Hupe, "Askerlerin yönetime el koyması beni şaşırtmamıştı" diyerek, aslında darbeden daha evvel haberdar olduklarını ima etmiştir. 12 Eylül Harekâtı ile parlamenter demokratik hayat rafa kaldırılmış ve ülke Genelkurmay ve kuvvetkomutanlarından oluşan "Millî Güvenlik Konseyi" tarafından yönetilmiştir. Konsey üyeleri, Kara KuvvetleriKomutanı Org. Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya, Deniz Kuvvetleri KomutanıNejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Sedat Cilasun'dan ibaret olup, Genelkurmay başkanı KenanEvren konsey başkanı ve daha sonra da devlet başkanı sıfatlarını kullanacaktır. Konsey, ilk icraat olarak,parti başkanlarını ve bazı üst düzey yöneticilerini gözetim altına almış ve bu hareketi de onların cangüvenliğini sağlama gerekçesi ile açıklamıştı. Buna göre Ecevit ve Demirel Hamzakoy'da, Erbakan ise Uzunada'da gözetim altına alınmıştı. Alparslan Türkeş, darbenin muhtevasının netliğe kavuşmasını bekleyerek üç gün süreyle teslim olmadı. Onun bu üç günü, Ankara'da Halil Şıvgın'ın evinde geçirdiği daha sonra ortaya çıkacaktır. Alparslan Türkeş'in bu hareketi, bazı basın yayın organlarınca çarpıtılarak, askerlerin kendisine yardımcı olduğu ve yurt dışına kaçtığı şeklinde duyuruldu. Hâlbuki o üç gün sonra kaçmadığını, kendiliğinden teslim olarak gösterdiği gibi 12 Eylül'ün en mağdur ettiği lider olduğu da MHPDavası'nda ortaya çıktı. İzmir yakınlarındaki Uzunada'ya gönderilen Alparslan Türkeş, bir ay sonraAnkara'ya getirilip, ilk sorgusundan sonra  tutuklanacaktır. Çünkü askerî savcı Türkeş'in birtakımeylemlere karıştığını iddia ederek, yargılanmasını talep etmiştir. Ankara'ya getirilen Türkeş, bir müddetceza evi hâline getirilen Ordu Dil Okulu'nda tutuklu kaldıktan sonra, uzun yıllarının geçeceği MamakAskerî Tutukevi'ne nakledilir.

12 Eylül'ün Türkeş ve ülkücülere kurduğu tezgâh artık resmen işlemeye başlamıştır.  AralarındaAlparslan Türkeş ve MHP yöneticilerinin bulunduğu 587 kişi, "MHP ve Ülkücü Kuruluşlar" davasındaidam talebiyle yargılanma(ma)ya tâbi tutulmuşlardır. Mamak Askerî Cezaevinin C 5 işkencehanelerindeyıllarca süren sorgular, mesnetsiz suçlamalar ile bu dönem, ülkücü gençliğin unutamayacağı veaffedemeyeceği bir dönem olacaktır. Savcı Nurettin Soyer tarihe utanç vesikası olarak geçmiş olan iddianamesinde, başta Alparslan Türkeş olmak üzere pek çok ülkücünün "146/1" yani "idam"lacezalandırılmasını  talep etmekteydi. Savcı, Alparslan Türkeş'in idamını istediği "iddianame"de suç delili olarak şunları öne sürmekteydi.

"(Alparslan Türkeş), İktidarı ele geçirmek için siyasî parti içinde yer alarak genel başkanlığa kadaryükselmiş, bir yandan Anayasa ve yasalar çerçevesinde tanıtma, propaganda, seçmen toplamakişlemlerini yürütürken, bir yandan da, yönetimi ele geçirip yukarıda belirtilen düşünceleri yönünde birdevlet düzeni getirmeyi amaçlamış, bu amaç uğruna kurduğu örgütlenmeyle Türkiye ahalisini birbirialeyhine toplu kıyıma götürmüştür. Bunun için MHP, MHP Gençlik Kolları, Ülkücü Dernekler, Ülkücü Meslek Teşekkülleri ve bazı mahalle, okul ve yurtlarda vatandaşlar arasında merkeziyetçi, yukarıdanaşağıya kademeleşmiş, otoriter, organize bir teşkilâtlanmaya gitmiştir...

 (Toplu kıyım(!) amacıyla; 1980 Temmuz ayı içerisinde Yılma Durak ve Celâl Adan ile konuşurkenDİSK'in komünist hareketin kaynağı olduğunu söylemiş), "konuşma bitip kalkarken elini yatay birşekilde ot biçer gibi yaparak" DİSK Başkanı Kemal Türkler'in yokedilmesini emretmiş(!)..." 

Kılıfı önceden hazırlanmış, ima ve düşüncelere dayalı bu iddia savcının maksat ve niyetini göstermesibakımından ilgi çekicidir. 27 Mayıs Davası'nda mahkeme başkanının "Ne yapayım sizi buraya gönderengüç böyle istiyor" demesi gibi, 12 Eylül mahkemelerindeki iddialar da Türkeş ve ülkücülere "sisteminintikamı"nı hatırlatıyordu. Ancak Soyer, verdiği örneklerle kendi kimliğini de ortaya koymaktaydı. Onagöre "sağ, tutuculuk ve gericilik ile eş anlamda" iken "ülkemizdeki sol düşünce 1968'den bu yana UzakDoğu ve Güney Amerika'daki kurtuluş savaşlarının etkisi altında kalarak... tam bağımsız ve demokratik bir Türkiye sloganıyla" ortaya çıkmıştı Alparslan Türkeş, bu tarafgir iddiaya, bütün olumsuz şartlara rağmen,  şiddetle karşı koydu. Onun 14Ekim 1981'de yaptığı uzun savunmada ilk söylediği "Bu iddianame baştan aşağı yalan ve iftiradanibarettir. Benim bütün hayatım, demeçlerim, konuşmalarım, icraatım

bu iddialara baştan aşağıyareddiyeden ibarettir" olmuştur.

 Türkeş'in bu konuşmayı yapmasından iki gün sonra Evren'in emriyle bütün siyasî partiler kapatılarakmal varlıklarına "kayyum" vasıtasıyla el konulmuştur. Böylece diğer partiler gibi MHP de, henüzmahkemeler bir karar vermeden suçlu bulunarak siyasî faaliyetlerden men edilmiş oluyordu. Türkeş 12Eylül'ü, işkenceleri ve mahkemeleri tarihin süzgecinden geçirerek şöyle anlatacaktır:

"12 Eylül 1980 sonrası MHP genel merkez binalarında yapılan aramalarda, şahsımın ve bütün partiyöneticilerinin "Türkiye'de katliam yaptıklarını gösteren deliller bulunduğu" ileri sürülerek, aramalarınhemen ikinci gününden soruşturma başlatıldı. Ayrıca benim ve diğer parti yöneticileri hakkındasoruşturma yapılabilmesini temin bakımından Millî Güvenlik Konseyi tarafından özel bir kanunçıkarılmıştır. Keza, iddianamede de açıkça kaydedildiği üzere, belirtilen suçtan soruşturmayabaşlanması için kanunen şart koşulmuş olan soruşturma emri, MGK tarafından verilmiştir. Hazırlık tahkikatı neticesinde yaptırıldığı ileri sürülen katliamların faşist bir devlet düzeni kurmakamacıyla gerçekleştirildiği iddiasıyla haklarımızda idam cezası talebiyle dava açıldı.Bu iddianamede MHP'nin bir silâhlı çeteye dönüştüğü ileri sürülerek diğer bütün parti yöneticilerinin deidam ile cezalandırılması talep edilmekteydi. Bu iddiaların yanında şahsımın, DİSK genel başkanı olduğuiçin Kemal Türkler ve Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul'un öldürülmeleri olayında azmettiren sıfatıile sorumluluğum bulunduğu da iddia edilmekteydi.

Gerçek dışı oldukları daha ilk bakışta anlaşılabilecek, o zamanki delillere göre bile ileri sürülmesimümkün olmayan böyle bir ithamla suçlanmış olmam yüzünden 5 yıla yakın süre tutuklu kaldım.Yıllarca süren yargılama sonunda "Faşist bir düşünce yapısına sahip olup böyle bir devlet düzenikurdurmak için katliamlar yaptırıldığı" suçlamasının gerçek dışı olduğu bizzat iddia makamı tarafındankabul edilmiştir." "Esas hakkındaki mütalâada hakkımızda beraat kararı verilmesinin talep edilmesi gerekirken, o günekadar kimse tarafından farkına bile varılmamış, hatta hasımlarımız tarafından bugüne kadar bir siyasîsuçlama  olarak dahi ileri sürülememiş yepyeni bir isnatta bulunulmuştur. İlmî gerçeklere. İslâm dininintemel kurallarına ve dosyada mevcut delillere son derece aykırı bu suçlamada, lâiklik ilkesine aykırıAnayasa dışı bir düzeni cihat ilân ederek gerçekleştirmeye teşebbüs ettiğimiz ileri sürülmekteydi".İşkence zoru ile alınan polis ifadelerine rağmen, şahsının hiçbir anarşik olayla ilgisinin olmadığınınaçıkça ortaya çıktığını belirten Türkeş, savunduğu fikirlerin Anayasa'ya aykırı olmamasına rağmenmahkûmiyeti yoluna gidildiğini ifade etti.

Lideri bulunduğu siyasî partinin silâhlı çeteye dönüştüğü iddiasına ve bütün yöneticilerinin idamınınistenmesine rağmen, sadece kendisine ceza verilerek, diğer parti yöneticilerinin "beraat " etmelerini"çok manidar" bulan Türkeş :

"Yargılama boyunca, suç teşkil edecek, kanun dışı mahiyeti haiz hiçbir fikrim ve fiilimin bulunmadığıgörülmüştür. Buna rağmen, sadece antikomünist fikirlerim yüzünden amme nizami için şahsımıntehlikeli kabul edilmesi sonucunu doğuran bir hükme maruz kalmam kanun ve usule aykırıdır. Bumahkûmiyet kararının hukuk düzenimiz, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi, Birleşmiş Milletler Anayasası veyüksek mahkeme kararlarına aykırı olduğu son derece açıktır.

Bu mahkûmiyet hükmü, tarafsızolmadığını hakkımızda peşin kanaatler taşıdığını delilleri ile ortaya koyduğumuz hâkimlerin bulunduğu birheyetçe verilmiş olmakla da gerek kamu vicdanında gerekse, gerekse yüksek mahkeme nezdinde tasvipgörmeyeceğine inandığım karardır. Kaldı ki, bahse konu hâkimler, duruşmalar sırasında bizzat kendiağızlarından verecekleri kararın millet tarafından kuşku ile karşılanacağını, bunun da adalete gölgedüşüreceğini beyan ederek  hâkimlikten çekilmişlerdir. Kendilerinin sağlıklı bir karar varmadan ve davayıgörmede kuşkuya kapıldıklarını belirten hâkimlerin kendileri ile ilgili bu değerlendirmelerinin ne kadardoğru ve isabetli olduğu verilen mahkumiyet kararı ile ortaya çıkmıştır." dedi.

12 Eylül mahkemeleri zulmün, işkencenin ve adaletsizliğin birer canlı örneği olarak daimahatırlanacaktır. Ülkücülere, Türk milliyetçilerine karşı kasıtlı olarak düşmanlıkla ve ön yargıyla hareketedildiğini ifade ederek, şunları söyledi:

"Türk milliyetçilerini suçlu gösterebilmek için özel gayret gösterilmiştir.  Ülkücü hareketi lekelemek amacıyla ne gerekiyorsa yapılmıştır. Bunları gerçekleştirebilmek içinMamak'ta C-5 adı verilen bir baraka özel sorgulama yeri olarak kullanılmıştır. Sıkıyönetim Savcısımeşhur Nurettin Soyer, Pol-Der'li polislerden oluşturduğu ve yine Zeki Kaman'ın işkenceci ekiple,  C-5isimli bu barakada MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası sanıklarına akla hayale gelmeyecek işkenceleri,kendisi de bizzat katılarak yapmıştır. Sanıklar ısıtılmış çelik dolaplarda Filistin askısına asılmış,çırılçıplak bırakılıp elektrik verilmiş, tenlerinde sigara söndürülmüş ve daha akla hayale gelmeyecekbirçok işkenceler yapılmıştır. Hatta bu işkenceleri sanıkların anaları, babaları, eşleri, kız kardeşleri,ağabeyleri, çocukları önünde yaparak tehditte bulunmuşlardır."

Ülkücüleri ve MHP'yi suçlu göstermek için bu şekilde alınan ifadelerle soruşturma başlatılmış, tam birtedhiş havası estirilmiş, keyfî tutuklamalar yapılmıştır. "MHP Genel İdare Kurulu, başta genel başkanları ben olmak üzere,  Türkiye ahalisini ülkücü vekomünist olarak ikiye bölüp birbirleri aleyhine katliama teşvik etmekle suçlanarak tutuklandık.Mahkemeye çıkartıldığımızda, yabancı ideolojiye sapmış olan hâkimin huzurunda tutuklanmamızınhaksız olduğunu, serbest bırakılmamız gerektiğini söylediğimiz hâlde bu yapılmadı. Zaten ön yargılı olanhâkim, bizim Türkiye ahalisini ülkücü ve komünist diye ikiye böldüğümüzü ve birbirleri aleyhine

katliamateşvik ettiğimizi gösteren deliller bulunduğunu ileri sürerek tutuklanmamıza karar verdi.

 Hâlbuki savcı, hazırlık tahkikatı sonucunda, aleyhimizdeki Türkiye ahalisini ülkücü ve komünist diyeikiye bölmek ve katliama azmettirmek iddiasını değil, Anayasayı cebir yoluyla değiştirmeye kalkışarakfaşist devlet kurmak istediğimiz suçlaması ortaya sürdü ve dava açtı. Böylece tutuklama kararı vesebebi terk ediliyordu. Hiçbir mesnedi bulunmayan ve tamamen uydurma olan faşist devlet kurmakamacıyla Anayasayı cebren değiştirmeye teşebbüs suçundan hakkımızda idam talebiyle dava açıldı.Yedi yıl süren mahkemenin sonunda Savcı suçlamasını yine değiştirdi. Faşist devlet suçlamasından davazgeçip, mütalâasını lâikliğe aykırı,  İslâmî esaslara dayalı şer'i devlet kurmak için Anayasayı cebiryoluyla değiştirmeye teşebbüs ettiğimiz iddiasına dayandırdı. Yani savcı suçlamasını sürekli değiştiriyor,ancak talep ettiği ceza hep aynı kalıyordu: İdam, Sonuçta mahkeme bunların hiçbirini de yerindebulmayıp suç işlemek amacıyla teşekkül oluşturmak suçundan kaç sene tutuklu kalmışsak ona göre birceza tasarlayıp mahkûm etti. Bunların hepsi de 12 Eylül'ün Türk milletine karşı taşıdığı düşmanzihniyetini ortaya seriyor."

Türk Ceza Kanunu'nun 313. maddesinin değiştirilmesiyle MHP ve Ülkücü  Kuruluşlar Davası'nındüşeceği yorumları yetmez. "Aslında Türkiye'de gerçek adalet, adil hâkim var ise derhâl bu davadan yargılananlara beraat kararıvermeli. Devletini yaşatmak, vatanını sevmekten başka suçu olmayan, vatanın ve devletin bütünlüğü içinçalışan insanların suçsuzluğunun ilân edilmesini istemek en tabiî hakkımızdır".

 "Memleketimizin şerefi,  adalet tarihimizin lekelenmemesi, hukukun bir parça da olsa yerini bulmasıbakımından, beraat kararı mutlaka verilmelidir. Ancak bu arada Türkiye'de birçok değişmeler vegelişmeler olmaktadır. 141. 142.  ve 143.  maddeler kaldırılmış, Barış Derneği ve DİSK Davası gibikomünistler hakkında açılan davalar arka arkaya düşmüştür. Buna göre bizim davamızın da düşmesigerekiyordu. Ancak daha önce de söylediğim gibi, bizim asıl beklediğimiz, adalet tarihininlekelenmemesi, vatansever insanların haklarının bir ölçüde teslim edilebilmesi için hakkımızda bugünekadar yapılan işlemlerin haksız olduğunu mahkeme kararı ile ortaya konması gerekmektedir. Bunuyapabilecek olan hâkimler, Türkiye'ye çok büyük hizmet etmiş olacaklardır. Çünkü Türk adaletilekelenmekten kurtulacaktır."

Gerçekten de "Asrın Davası" olarak değerlendirilen bu davada, Alparslan Türkeş'in açıklıkla belirttiği gibi,bütün hukuk kuralları gözardı edilerek, tamamen siyasî hükümler geçerli kılınmıştır. 587 sanıklı davada,hemen her sanık C-5 işkencelerinden geçirilmiş ve hayâli suçları "itiraf" edip, imzalamaları için insanlıkdışı muamelelere tâbi tutulmuşlardır. MHP avukatları, parti üst yöneticilerinden sıradan vatandaşlarakadar, işkenceye uğrayanları, doktor raporları ile tespit ettirip, zabıtlara bu tespitleri geçirmelerinerağmen, mahkeme bu konuda herhangi bir işlem yapmamıştır.

Orhan Çakıroğlu, Yılma Durak, Mustafa Dikici, Aydın Esi, Nuri Demiryürek ve Celâl Adan gibi pek çokmağdur kendilerine yapılan işkenceleri raporlarla teyit ettirmişlerdir. Ne yazık ki, Ankara'da Bekir Bağ,Malatya'da Aydın Demirkol ve Mehmet Kazgan, tutuklu bulundukları sırada ağır işkenceleredayanamayarak şehit olmuşlardır. Eski MHP'li bakanlardan ve şimdi ANAP kadrolarında yer tutan AgâhOktay Güner, işkence yıllarını şöyle kaleme almıştır:"Mamak, yalnızca soğuk, çıplak acı hatıralar yumağı, bir tutuk ve ceza evinin adı değil, yarın dünyaişkence tarihi yazıldığı zaman dünya birincisi olmasa bile ikinciliği kesin olan, insanı eriten, insanıhaysiyetsiz kılmak için yaratılmış çilehanenin adıdır... 12 Eylül'den sonra, biz milletvekilleri ve nazarboncuğu gibi tek senatör Ömer Naci Bozkurt "Dil Okulu'ndan Mamak'a gidip gelen İhsan Kabadayı'nınsüngü tehdidiyle nasıl oturup kalkmaya zorlandığını, nasıl hakarete uğratıldığını ve yiğitçe göğsünü açıp"Süngüleyin! Amma şerefimizle oynamanıza müsaade etmem!" diye kükrediğini çok iyi biliyorum...

Birkaç ay sonra milletvekili olmayan arkadaşlarımız anî bir emirle Mamak'a nakledildiler. Yirmi dört saatsonra kırk yaşını aşmış olanlar geri gönderildi. Bunlar "hoş geldiniz" işkencesinden nasip almışlardı.Saçları üç numara kesilmiş, meşhur kafese konulmuşlar, ıslak beton zemin üzerinde cop altında"otur!..kalk!" talimini yapmışlardı. Harp Okulu eski tarih öğretmeni Dr.Tahsin Ünal'ı, hele AhmetKaraca'yı âdeta tanıyamamıştık. Dört ay sonra arkadaşlarımız geri geldiler ama, bir Taha Akyol'u fizikîvarlık olarak teşhiste çok güçlük çektik.  Arkadaşlarımızdan dinlediklerimiz, duruşmalar sırasında Mamak'a gidince gördüklerimiz, işkencezihniyetlilerin soylarına yetecek bir utançtır." Uzuvlara elektrik vermek, ıslak zeminde çıplak bırakıpcoplamak, Filistin askısına almak, iffet ve namusa el uzatmak vs. gibi maddi ve manevi insanlık dışıişkenceler Mamak'ın gündelik uygulamaları hâline gelmişti. O.Ç. maruz kaldığı işkenceyi davadosyasında şöyle belirtiyordu: "Saçlarımız ve sakallarımız devamlı yolunuyor. Tırnaklarım bir şeyleçekiliyor. Sorulan soruları bilmediğimi söylediğim zaman şiddetini artırıyorlar işkenceden bayılıyorsunuz,
ayılıp tekrar işkenceye tâbi tutuluyorum. Kaçıncı kez bayıldığımı hatırlamıyorum. Dayaktan altınızapislemek zorunda kalınca pisliğinizi elindeki sopayla yemeye zorlanıyorsunuz, kısacası yiyorsunuz.

İstediklerinizi cevaplamıyorsanız, anüsünüze cop sokma işlemi başlıyor. Sonra da ıssız bir yere götürüpelindeki silâhın ağzına mermiler sürüyorlar, ölümle tehdit ediyorlar. Ananıza, ailenize, bacınıza, tümkutsal saydığınız değerlere galiz küfürler ediyorlar"  Zeki Kaman gibi eski Pol-Der'li veya Marksistpolisler, MHP Davası sanıklarına buna benzer yüzlerce işkence uygulamışlardı.

İşte bu şartlar altında MHP ve Ülkücü Kuruluşlar davası 2168 gün sonra tamamlandı. Alparslan Türkeş,4. Kolordu Komutanlığı 1 Numaralı Askerî Mahkemesi tarafından, 11 yıl 1 ay ve 10 gün hapis cezasınaçarptırılırken, MHP üst yönetiminde görev alanların tamamı beraat etti.  Yani parti olarak MHP aklanırken, genel başkanı Türkeş suçlu bulunmuştu(!). Türkeş hapis cezasınınyanı sıra, Ankara'da sürekli gözetim altında tutulma ve ömür boyu kamu hizmetlerinden mahrumiyetcezasına da çarptırıldı. Türkeş, asıl suç unsuru sayılan fiillerden, yani Türkler ve

Yurdakul davalarındanberaat ettirilirken, TCK'nın 313'üncü maddesinden suçlu bulunmuştu. Yani ortada olmayan bir cürümdensuçlanmıştı. Ceza ise Türkeş'in ceza evinde yattığı 5 yıla tekabül etmekteydi. Dolayısıyla infaz yasasınagöre, aldığı ceza, 1 gün eksiği ile, yattığı süreyi karşılamaktaydı. 12 Eylül hukuku, böyle adil (!) birkararla, ömrünün en zor yıllarını, haksız yere hapiste geçiren Türkeş'e suç uydurmuş oluyordu. Tabiî kiAlparslan Türkeş'in bu karara tepkisi olacaktır. Çünkü bu kararda asıl amaç, onun Türk milletine hizmetetmesini, siyasî yasaklarla, önlemek idi. Alparslan Türkeş, "Ben siyasî yaşamıma devam edeceğim.Buna kimse engel olamayacak. Çünkü hukuk devletinde hukuka aykırı işlemler yapıldı" diyerekhaklı mücadelesini sürdürmüş ve tarih sözünü gerçekleştirdiğine şahitlik etmiştir. Ceza evlerininolumsuz şartlarına birkaç kez  yorgun bedenî teslim olmuş ve kalbi zayıf düşmüş olmasına rağmenTürkeş mücadeleden yılmamış, hürriyetine kavuştuğu gün sıfırdan siyasî mücadelesine devam etmiştir.

12 Eylül yönetimi, partileri kapattıktan sonra, emekli deniz kuvvetleri komutanı Bülent Ulusu'yu hükûmetkurmakla görevlendirmiş, 1982 yılında hazırlanan yeni Anayasa, o dönemin şartları içerisinde halkıntasvibini alarak yürürlüğe girmiş ve Kenan Evren'in cumhurbaşkanlığı bu referandum ile resmîleşmişti.Bu Anayasa ile eski parti yöneticileri siyasî yasaklı kavramına alınmış ve neticede "icazetli" partilerinkatılacağı 1983 seçimlerine gelinmiştir. Konsey'in desteklediği Turgut Sunalp'ın MDP'si ve NecdetCalp'in HP'si ile 24 Ocak kararlarının mimarı Turgut Özal'ın başındaki ANAP bu seçimlere girmiş, halk,12 Eylül'e bir nevî tepki duygusuyla, ANAP'ı %45'lik bir oranla tek başına iktidar yapmıştır. Seçimlerekendi partileriyle katılamayan milliyetçi-muhafazakâr kesimler, tepkilerini ANAP'ı destekleyerekgöstermişlerdir. 1987 yılında yapılan referandum ile "siyasî yasaklar"ın kaldırılması üzerine, ihtilâlcilerinartık siyaset sahnesine dönmeyeceğini sandığı Alparslan Türkeş, sıfırdan başlayarak kollarını sıvıyordu.

O yıllarda henüz çok zayıf olan Milliyetçi Çalışma Partisi'nin (MÇP) başına geçen Alparslan Türkeş, hertürlü zorluğa, yokluğa, imkânsızlığa, engellemeye hatta ihanete aldırmaksızın yolunda ilerleyecektir.Tarih onu bir kez daha haklı çıkarmış oluyordu.





=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=